Poetika Journal#İz#
Çocukken en sevdiğim şeydi pencerenin buğusuna bebek ayağı izi yapmak. Çok basit bir kaç hareketle tam da olduğu gibi bir görüntü. Gerçeğinin kopyası gibi. Varmış ama aslında yokmuş gibi. Henüz yüreğimdeki izler olmadan önce. Ya da bana her gördüğümde o anı hatırlatacak yara izimden hemen önce. Bisikletten düşüp diz kapağıma gamze gibi yerleşen yaranın o anda acıttıği canımı yıllar sonra severek bana çocukluğumu hatırlatmasına ve beni gülümsetmesine çok varken. Sadece iz işte dediğim zamanlarda.
İzdüşüm; Bir cismin düzlem üzerindeki gölgesi.
Hayatımıza dokunan herkesin izdüşümleri ile şekillenen zihnimiz,hatta kalbimiz baktığı pencerden bu izleri taşıdığını görmüyor çoğu kez. Oysa bize kalan her yaranın her sefanın her anının kalıntılarını taşıyoruz. Gozumuzdeki hüznün ve bazen hınzır bakışların, dilimizdeki şarkının zihnimizdeki algının içinde gizli olan izler. Hepimizin yara bandı ile acemice üzerini örttüğü ve görünmesin diye yalap şalap bir boyayla sıvadığı o izler. Yaşlandığımızda kendini ele veren yüzümüzde beliren çizgiler. Hepsi bir şey ifade ediyor. Maskelediğimiz yaralarımızı aynı yarayı taşıyanlar görüyorlar. Gözler ele veriyor çünkü. Hüznü gözlerinden okunanların bakışlarını .
Şimdi ne zaman bugulanan bir cam görsem içimdeki o masum çocugun çizdiği bebek ayak izini özlüyorum. Artık cizdigim o değil daha çok parmak uçlarımdan akan sekilllere bırakıyorum işi. İçinden geldiği gibi aktığı gibi. Çünkü biliyorum ki hayat bu akışta gizli. O çizgiler yine silinecek,rüzgar esecek,yağmur yağacak sonra yine gunes açacak belki bir zaman sonra kar kristalleri vuracak cama her biri ayrı harikulade şekilleriyle. Hayatımdan o çizgiler de uçup gidecek. Tıpkı bir zamanlar yaşamımdan geçen bir döneme buğusunu bırakıp sonra kendi yoluna giden insanlar gibi.
Zaman, en keskin yaranın üzerine bile ince bir kabuk örüyor örmesine ama kalbin geometrisi değişmiyor işte. İzdüşüm demiştik ya; bazen birinin gölgesi boyumuzdan büyük oluyor içimizde. Üstelik o gölgenin sahibi çoktan gitmiş, ardında sadece kendi yokluğunun izini bırakmış olsa bile. Annemin mutfakta tencerenin kapağını kaldırırkenki o eli, küçük anlardan aldığımız o haz… Hepsi içimizde bir yerlerde tıkır tıkır işlemeye devam eden gizli saatler gibi.
O yüzden belki de yazma refleksi dedikleri şey, körelmekten ziyade bu izlerin ağırlığı altında biraz soluklanıyordur. Çünkü insan, canını acıtan yaraya bakarken değil, o yaranın bir "gamzeye" dönüştüğünü anladığı an gerçek bir anlatıcıya dönüşüyor.
Şimdi o buğulu cama yeniden bakıyorum. Dışarıda akan hayat, içeride biriken anılar var. Ve ben, dizimdeki o eski yaranın hatırına, canımın yandığı yerlere değil, beni bugün ben yapan o izlerin güzelliğine doğru yürümek istiyorum. Heybemde o çocuksu hınzırlık, dilimde yarım kalmış bir şarkıyla...